Edebiyat Dünyasında Müslümanlara Yönelik Hınç
Batının İki Doğulu Kalemşörü; Adonis(Fransa) Ve Salman Rüşdi (İngiltere)
Peren Birsaygılı Mut


Geçtiğimiz aylarda Yeni Şafak gazetesinde “Şair Adonis’e açık mektup” isimli bir yazım yayınlanmıştı. Adonis’in İzmir’deki bir ilçe belediyesi tarafından davet edilerek, ödüllendirilmesinin ardından kaleme almıştım bu yazıyı. İçerisinde kendisi hakkında doğru olmayan ya da çarpıtılmış hiçbir bilgi yoktu, aksine yazdığım herşey çok sayıda yazılı ve sözlü delile sahipti. Bu yazı, Arap dünyasında geniş bir yankı buldu, yaşayan en önemli Arap yazar ve düşünürlerden, içlerinde çok sayıda Alevi, Hristiyan ve Dürzi yazar vardı,  yüzlerce destek telefonu ve mesajı aldım. Dürzi lider Sayın Velid Canpolat telefon ederek tebriklerini iletti. Yazı, Arap dünyasındaki internet sitelerinde en çok tıklananlar ve yorumlananlar arasına girdi. Yorum yazan herkes, benimle aynı düşünceleri paylaşıyordu. Ardından Al Jazeera ile bir röportaj yaptık.

Okurların yanlış anlamalarını istemem, bunları asla ama asla şımarıklık olsun diye belirtmiyorum. Demem o ki; bu kadar büyük bir desteğe karşın tek bir itiraz aldım. O kişi de Cumhuriyet gazetesi yazarı Özdemir İnce’ydi. Bir yazı kaleme alarak bana “Adonis kim, siz kim?” diye seslendi. Yazıda beni mezhepçilikle itham etti ve Adonis’le yan yana bile gelemeyecek bir kapasitede olduğumu söyledi. Yazdığım hiçbir şeye mantıklı bir yanıt veremeden, beni aşağılamaya çalıştı yani. Bunları yazan kişinin gerek 28 Şubat, gerekse Suriye konusundaki tavrını, Baas Partisi’nin Türkiye mümessili olduğunu çok iyi bildiğim için fazla üzerinde durmadım. Başörtülü gençkızlar okul kapılarında coplanırken kenara geçerek adeta sevinç çığlıkları atan ve “Beşar Esad mı katilmiş, güldürmeyin insanı. Asıl siz Erdoğan’ın yaptıklarına bakın” gibi ipe sapa gelmez sözler söyleyen bir insanın, ciddiye alınacak tarafı yoktu zaten. Ancak bu, bizlerin senelerdir maruz kaldığı, edebiyat dünyasında Müslümanlara yönelik hıncın çok güzel bir göstergesiydi aslında.

George Orwell’in ‘Burma Günleri’ isimli meşhur bir romanı var. Orwell’in sömürge memuru olarak görev yaptığı esnada Hindistan’da kaleme aldığı bu roman, 1934 senesinde Amerika’da yayınlanmış ancak Hindistan’da yasaklanmış hatta el altından okuyanlar hakkında İngiliz polisi tarafından ciddi soruşturmalar açılmıştı.

Burma Günleri’ni okuduğunuzda derin bir hüzün kaplıyor içinizi. İngiliz sömürgesi altında yaşayan Hindistan, ırk ayrımı ve adaletsizliğin aklımızın almakta dahi zorlanacağı kadar korkunç örnekleriyle dolu. Birinci mevkiden bilet almasına rağmen trene alınmayan insanlardan tutun da, sırtlarında adeta bir hayvan yükü kadar eşya ile İngilizlere bedava hamallık eden zavallılara değin…Herşeyin ve herkesin üzerinden müthiş bir sefalet akıyor. Raj Kaapor’un, 1951 senesinde çektiği “Avare” filminde bir hapishane sahnesi vardı. Kahramanımız; “Nerde bir parça ekmek görsem, bir türlü kendimi gülmekten alıkoyamıyorum” diyor ve şöyle devam ediyordu; “Bu ekmeği eğer çalmadan bulabilseydim, hiç şüphe yok ki birçok sefer burayı ziyaret etmek zorunda kalmayacaktım.”

Ancak Burma Günleri’nin asıl can sıkıcı tarafı, yerli halkın özellikle de aydın sınıfın geçirdiği büyük dönüşüme şahitlik etmek. Sömürgeciliğin yerli aydın sınıf üzerinde nasıl derin bir aşağılık duygusunu filizlendirdiğini okumak çok can sıkıcı. İngiliz İmparatorluğu’nu temsilen orada bulunan sömürge polisleri karşısında eğilip bükülmeler, bunların gözüne girmek için çevrilen basit entrikalar, celladına aşık bir mahkumun sahip olabileceği tüm o haysiyetsizlik, farklı farklı şekillerde zuhur ediyor. Kimisi İngiliz polisine sayfalarca mektup yazıp, birşeyleri ya da birilerini şikayet ediyor, kimisi İngiliz medeniyetine olan hayranlığını ve kendi halkının geri kalmışlığından duyduğu tiksintiyi dile getiriyor, kimisi sadece İngilizlerin üye olabildiği kulüplere girmek için neredeyse canını verecek, kimisi de başka bir hokkabazlık peşinde…Sömürge aydını tabiri, işte tam da böyleleri için kullanılıyor.

Seneler önce İstanbul’da ünlü bir yönetmenden senaryo dersleri almaya gitmiştik bir arkadaşla. Oraya da neden gittik hiç bilmiyorum, zaten iki ders sonra tahammül edemeyip bırakmıştık. Ramazan ayıydı, oruç tuttuğumuzu anlayınca önce yüzü düşmüştü yönetmenin ve ardından “yalnız arkadaşlar, senaryo yazmak tamamen özgür bir akıl ve ruh gerektirir, dini hassasiyetlerden sıyrılmanız gerekir” diye bir konuşmaya girişmiş ve özetle bizden bir halt olmayacağını ima etmişti. Burma Günleri aklıma gelmişti onun bu konuşmasının ardından.

Bu yönetmen, Müslümanlara yönelik hıncı dışa vuran küçük bir figürdü esasında. Ancak şuanda çok daha rafine ve sistemli şekilde yönelen bir hınç var. Ve bunun edebiyat dünyasındaki en önemli iki temsilcisi Fransa’da yaşayan Suriye doğumlu şair Adonis ve İngiltere’de yaşayan Hindistan doğumlu yazar Salman Rüşdi. 

Yani Fransa ve İngiltere…

Adonis, Ali ismini neden değiştirdiğini şöyle anlatıyordu;

Son derece Müslüman bir ad olan Ali’yi, İslâmla hiç bir ilişkisi olmayan bir adla Adonis’le değiştirerek evrenselliği göze alarak üstleniyorum onu. Yazdıklarımı bu adla imzalayarak, donmuş bir gelenekten çıkıp çok geniş bir özgürlüğe ulaşıyordum

Ve ardından ilave ediyordu;

İnsan için inanmak kadar inanmamak da bir hak. Ama İslam bunu kabul edemez. İnanmayan kâfirdir.

Neden 1.5 milyarlık İslam dünyasında inanan, ibadet eden tek bir filozof, ressam, şair çıkmıyor? Para var, kalkınma var, her şey var ama filozof yok, sanatçı yok! İslam şairleri inanan şairler değildir. Filozoflar da öyle. Mistik bir devrimciydi Yunus Emre. Mevlânâ da öyle. El Farabi gibi, İbn-i Sina gibi, Averroes (İbn-i Rüşdi), hepsi inanç sistemlerinin dışındaydı. Birey olarak Müslümanlar, dünyanın diğer bireyleri kadar zeki ve yetenekli. Hiçbir eksikleri yok, ama zincirlenmiş durumdalar.

Suriye’de camiler bombalanırken ise şu sözleri sarf etmişti;

Camiiden çıkan hiçbir harekete inanmıyorum. Camiiden medeniyet çıkmaz, iyi bir şey çıkması imkansız.

Bizlerin bir yerde kiliseler bombalanırken ve içinde Allah korusun insanlar ölürken “Aman zaten kiliseden de iyi bir şey çıkmazdı” dediğimizi hayal edebiliyor musunuz? Ve ardından Hristiyan vatandaşların çoğunlukta olduğu bir Batı ülkesine giderek, edebiyat festivaline katıldığımızı, pişkin bir şekilde ortada dolaşıp, bir de üstüne ödül aldığımızı…

Fransa’da yaşayan ve Fransız icadı laiklik kavramını adeta saplantılı bir şekilde sahiplenen Adonis, Suriye’de binlerce insan öldürülürken ve kadınlar tecavüze uğrarken, kılını dahi kıpırdatmamış ve ustaca hedef saptırarak, sanki tüm bu katliamların sorumlusu Müslümanlarmış gibi Müslümanları suçlamaya devam etmişti.

Bir röportajında ona arkadaşı Salman Rüşdi’yi sorduklarında ise “Salman Rüşdi az bile söyledi” mealinden sözler etmişti. Adonis’in Şeytan Ayetleri’ni yazdıktan sonra aldığı tepkiler karşısında da arkadaşının yanında durduğunu biliyoruz.

Hindistan doğumlu İngiliz yazar Salman Rüşdi’nin Adonis’in korumasına çok da ihtiyacı yoktu aslında zira Şeytan Ayetleri’ni yayınlandığı zaman Batı’da kendisine yönelik sempati büyük oranda artmıştı. O artık “barbar Müslümanların” şerrinden Batı’ya sığınmış bir yazardı. 2007 senesinde İngiliz kraliçesi tarafından “Sir” ünvanı alan Rüşdi’nin tüm söyledikleri ve Hz Peygamber’e attığı iftiralar,  ifade özgürlüğü kapsamındaydı çünkü. Ancak bu ifade özgürlüğü ona karşı reddiyeleri içermiyordu. Batı basını, hiçbir Müslüman alimin görüşünü yayınlamak istememiş ya da Müslüman âlimlerin onunla bir açıkoturumda karşı karşıya gelerek tartışmasına izin vermemişti. Bu konuda konuşma fırsatını bulduğumuz Ziyaiddün Serdar, o dönemde reddiye yayınlayabilmek için yaşadıkları zorlukları birer birer anlatmıştı bize.  

Doğu’da binlerce isimsiz şehit mezarı bırakan Fransa ve İngiltere’nin rafine bir şekilde edebiyatçılar üzerinden Müslümanları nasıl küçük düşürmeye çalıştıklarını gösteren çok sayıda örnek var aslında. Adonis’in ve Salman Rüşdi’nin yapıp ettiklerinin hepsini yazmaya, bütün çelişkilerini ortaya dökmeye kalksak, inanın kitap olur.

Fransız Cumhurbaşkanı Macron, geçtiğimiz günlerde Cezayir’de yaptıkları katliamları kabul etmeyeceklerini açıkladı. Peki Adonis, dönüp de bu konuda Macron’a bir şey söyledi mi?

Peki Salman Rüşdi, kendisine Sir ünvanı veren kraliçenin karşısında, İngilizlerin Hindistan’da yaptığı katliamlara karşı iki kelam edebildi mi acaba?

Müslümanlara yönelik hıncın edebiyat dünyasındaki temsilcilerine sorabileceğimiz böyle onlarca soru var.