Ş. TEOMAN DURALI: Bir Mütefekkirin Kaygı Cephesi
Mehmet Sabri GENÇ


Teoman Duralı, kaleme almış olduğu tüm eserleriyle, dersleriyle, konferanslarıyla, TV söyleşileriyle vs. bir başkaldırma hareketi olan İslâm’ın bu kuvvesini ortaya çıkarması için çaba harcar.

Duralı, “dünyanın girmiş olduğu derin bunalım” sorununa karşı kendi kültürel dimağının kaygılarına, unsurlarına, yanıtlarına yönelir.

“Ümidi yitirmek günahların en büyüklerindendir.”


            Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı 12–19 Mart 2007 tarihleri arasında Avusturya’daydı. Teoman Duralı Beğefendi, benim de üyesi bulunduğum Salzburg Felsefe Topluluğu’nun (Salzburger Philosophische Gesellschaft) büyük bir şerefle davet ettiği ilk Türk Filozofu olarak, Medeniyet ve Tarihinin Krokisi (Zivilisation und die Grundrisse ihrer Geschichte) ve Medeniyet Tarihi Çerçevesinde Türk Kültüründeki Değişimler (Türkische Kulturverwandlungen im Rahmen der Zivilisationsgeschichte) başlıklarını taşıyan konferanslar vermişti. Büyük bir heyecanla ağırladığımız Teoman Duralı Beğefendi ile Avusturya topraklarında geçirdiğim bir hafta bana paha biçilmez anılar bağışlamıştı. Bu zaman diliminden; muazzam sohbetlerin, dostça dertleşmelerin, engin muhabbetlerin taşıp diğer insanları da bir şekilde etkileyeceğini biliyordum. Bu sebeple, Salzburg’taki 1703 kuruluş tarihli Cafe Tomaselli’de kendileriyle bir hasbihal gerçekleştirmiştim. İlk olarak kendilerine “Sorun Nedir? isimli mühim eserinize Hz. Ali’nin ‘Başkasında görüp de nefret ettiğin şey, sana edeb olarak yeter,’ sözüyle başlıyorsunuz ve robota dönüştürülmüş beşerin hikâyesiyle sözünüzü sonlandırıyorsunuz. Sorun Nedir?’i yazmanıza sebep olan şey robotlaşmış beşerin hâline olan nefretiniz midir?” diye sormuştum. Hocam Teoman Duralı şöyle cevap vermişti: “Varoluşumun hikmetisebebi dünyanın girmiş olduğu derin bunalımın bende yarattığı kaygıdır. Kaygıyı giderecek tedbirlerin felsefe tarafından alınması gerektiğine inanıyorum. Sorun Nedir? adlı eserimin de bir çeşit çağımızın, durumumuzun teşrihi olduğunu düşünüyorum,” diye cevap vermişti.

            Teoman Duralı’nın severek okuduğu filozoflardan olan Danimarkalı Søren Kierkegaard (1813-1855), “sığ insan kaygı duymayan insandır. Kaygıyı çıkarın ruh darmadağın olur. İnsanı ayakta tutan şey kaygıdır. Tinsel insan, kaygı duyan insandır. Tensel insanınsa kaygısı olmaz, sığdır,” der. Yine Duralı’nın severek okuduğu bir başka filozof olan Martin Heidegger (1889-1976), Varlık ve Zaman adlı eserinde “kaygı”yı anlatırken, II. Yüzyıla ait içinde kaygıdan bahsedilen mitolojik bir eserden alıntı yaparak bir düşünce ortaya koyar. Kaygı, Latince’de “Cura” diye yazılır. O eserde kaygı ilginç bir mitolojik metafor ile anlatılır. Cura yani Kaygı bir ırmaktan karşıya geçtikten sonra, ırmağın kenarında kil görür. Cura yani Kaygı kile bir insan şekli verir ve ona bir ad vermek ister ama evvelinde Roma mitolojisinin en büyük karakteri olan Jüpiter’e der ki; “buna bir ruh ver!”. Jüpiter ona bir ruh verir ve ondan sonra da Jüpiter’e der ki; “ona bir ad vermek istiyorum, kendi adımı!”. Jüpiter de “Hayır! Ona ruhu veren benim, benim adım olacak!” der. Nihayetinde bu kavgaya toprak ta karışır. Toprak; “ama kil benim, dolayısıyla onun adı toprak olmalı!” der. Satürn’ü yani zaman tanrısını hakem tutarlar. Satürn’e derlerki; “söyle ne yapalım buna hangi adı verelim?” Satürn hakem tanrıdır,  ve şöyle der; “ne adı  Jüpiter, ne Toprak olacak, ne de Cura olacak! Jüpiter olmayacak çünkü ruhunu verdi, bu kilden oluşmuş beden öldüğünde nasıl olsa ruhu sana geri gelecek. Toprak olmayacak çünkü bedeni toprak, o da toprağa geri dönecek. Cura bu kile şekil verdiği için sadece ve sadece O, şekil  yok olana kadar sahibi olacak ama adı Cura da olmayacak! Adı homo olacak! Çünkü bu humustan, (humus Latince’de toprak demek), çamurdan, balçıktan yapılmıştır.” Dolayısıyla o ortaya çıkmış kilden karakterin sahibi kaygıdır. Çok sonraları bu bahsedilen hikâyede bir açık bulunur ve denir ki; “Cura insanın şeklini nereden biliyor da kile insan şekli veriyor?” Cevap olarak da; “Muhtemelen Cura ırmaktan geçerken kendisine baktı ve kendisi aynı insan gibiydi. Yani o kilden yapılmış şekil insanın ta kendisiydi. Yani Cura, yani Kaygı insanın ta kendisidir,” denir. İşte Martin Heidegger, bu metaforlar üzerine düşüncelerini inşa eder.

            İşte, kendisinin kaygıdan var olduğunu bilen insan, aynaya baktığında onu yani suretini görebilen insan, kendini bilen insandır. Bu bakımdan kaygı sahibi olmak, aslında kendini bilmektir. Endişe korku kaynaklı iken, kaygı korku kaynaklı değildir. Kierkegaard’a göre korkunun ya da endişelerin nesneleri varken, kaygın nesnesi yoktur. Kaygının nesnesi “hiç”tir. Felsefenin “kaygı”, tasavvufunsa “dert” dediği şeye sahip değilsek, ortaya Çek yazar Milan Kundera’nın  Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği adlı eserinde bahsettiği bir sığ varlık çıkıyor. “Sığ insan sokağa makyajlı çıkar,” der Kundera. Yani kendisi olamaz. Sığ insanın tek düşüncesi, “acaba diğer insanlar beni nasıl görüyor?” endişesidir. Makyajlı insan aynaya bakarken kesinlikle kaygı dediğimiz şeyi suretinde göremez çünkü yüzünde maske olduğu için her türlü kendinden emindir. Dolayısıyla sığ insan aynaya bakamaz, ayna ona bakar. İşte bu tür insanlarda o kaygı ateşini görmeyiz. Bu sebeple Heidegger, Varlık ve Zaman adlı eserinde; “gerçek benlikler hem kaygı varlığı olduğunu bilir, hem de bunu kabul etmeden o kaygıyı taşır,” der. Dünyada yaşıyorsak bir nedeni var, bir vazifemiz var, bir sorumluluğumuz var. Herkesin sadece dünyaya karşı değil, yaşadığı beldeye karşı da bir sorumluluğu ve bir kaygısı olmalı. Eğer bunu kabul ediyorsak, kaygı ateşi hiç dinmiyor ve bu ateş bizleri; felsefeye, sanata, edebiyata, bilimsel alana, hasılı teselli edici şeylere sürüklüyor. İşte Duralı’nın “varoluşumun hikmetisebebi” dediği “kaygı” bahsettiğim “kaygı”nın ta kendisidir.

            Duralı, “dünyanın girmiş olduğu derin bunalım” sorununa karşı kendi kültürel dimağının kaygılarına, unsurlarına, yanıtlarına yönelir. Bu yanıtları ortaya koyarken, kendi varlık evinin “dil”ine sarılır ancak, bu toprakların “varlık evi”nin yani “dil”inin tarihsel süreç içerisinde yerle bir edildiğinin bilincindedir ve bu sebeple işe “varlık evi”mizi tekrar restore etmekle başlar. Bu “varlık evi”nin temeline yani tarihine iner. Son iki yüz yıldır sürekli yıkılmaya çalışılan “evimizin” temelini belirlemeye çalışır ve hatta bu temeli tekrardan atma gibi inanılmaz zor bir işi vazife bilir. Temeli, bir ahlâk felsefesi eseri olan “Sorun Nedir?” adlı eseriyle belirlemeye, tespit etmeye çalışır. Bizlere mümbit arsamızın “yer”ini hatırlatarak, bu arsanın “temel”inde yer alan mantık (zihnin terbiyesi) ve ahlâkın (nefsin terbiyesi) unsurlarını gösterir. “Arsamızın” konumunu ve bu arsaya atılan “temelin” şeklini ortaya çıkardıktan sonra yitik hikmet binamızı tekrardan inşa etmek için gerekli tuğlaları yani “kavramları” muhteşem bir çabayla tespit ederek; bu kavramları/tuğlaları yitik konumunu belirlediği arsamızın, yitik şeklini ortaya koyduğu temelimizin yanına koyar. Her bir “tuğla” yani “kavram” onun elinde en ince ayrıntısına kadar tekrar işlenerek, medeniyet binamızın katlarının tekrar çıkılmasına vesile olur. Bu katları çıkarken, tuğlalar/kavramlar arası harcın/dilbilgisinin yapısını da belirler. Dilbilgisi için mülahazalar ortaya koyar. Bu kavramlarla örmeye başladığı her bir katın güzide pencereleri de vardır. Bu pencerelerse, Duralı’nın “Theoria”larıdır, yani “en geniş perspektiften seyretme” eyleminin araçlarıdır. “Sorun Nedir?” adlı eserin ilk baskısının önemli bir bölümünü teşkil eden aynı zamanda müstakil bir eser olarak da yayınlanan Omurgasızlaştırılmış Türklük’te kaybolmaya, ortadan kalkmaya namzet Türklüğün ne olduğunu, ne anlama geldiğini sorgulamaya çalışır. Bu eserine ilham olan şey, Jose Ortega y Gasset’in (1883-1955) İspanya’nın omurgasızlaştırılması sorunu hakkında yazdığı bir eseridir. Zira Gasset, Duralı’nın tarihte Türklerden başka soyca en karışmış dediği “İmparatorluk Milleti” olma gücüne sahip olmuş olan İspanyollardandır ve bu millet bizle bazı hususlarda kaderdaştır. İşte Duralı, “Sorun Nedir” adlı eserinin en mühim bölümlerinden olan Omurgasızlaştırılmış Türklük’te, Türk olarak dünyaya gelmiş ve böyle yetişmiş, yetiştirilmiş bir insan olarak içinden çıktığı toplumun belirlenimlerini tespit etmeye ve ortaya çıkarmaya çalışır. Yitik olan, unutulan, unutturulan “Hikmet Binamızı” tekrardan hatırlatmaya koyulur. Ona göre, medenîleşmiş bir toplumun bilinç omurgasını yazısı oluşturur. 2007’de Salzburg’ta kendisiyle yapmış olduğum hasbihalde bu durumu şöyle açıklar: “Günümüz Türkiye’sinde kafalar tütsülendiğinden, ortalıklarda serhoş dolaştığımızdan bunun farkına varmıyoruz. Korkunç bir şok yaşadık. Tragedya yolcusuyuz. Yazının sökülüp atılması kişinin bilincini yitirmesi demektir. Böyle biri, artık hasta da değildir. Descartes’in, ‘düşünüyorum öyleyse varım’ vecîz önermesinden ‘bilincindeyim’, ‘bilincinde olduğum sürece varım!’ manâsı çıkarılması lâzım. Nihayetinde komada bulunan biri, ‘kişi’ değildir. O, olsa olsa bir dirim varlığıdır. Fizyolojik faaliyetleri devam ediyor olabilir; ama kişi değildir. Kişiyi belirleyen bilincidir. Bilinci oluşturansa, kişinin yaşanmışlıklarıdır. Topluma bunu tercüme ettiğimizde, onun yaşanmışlıkları, tarihini teşkil eder. Tarihini aktaran yazısıdır. O yazı gittiği zaman tarih bitiyor. Zaten yazımızın ortadan kaldırılmasının da sebebi buydu. Tarihimizi silmekti. Tarih silindiği zaman, artık toplum bilincinden bahsedemeyiz.”

            Duralı’nın Sorun Nedir? adlı eserinde teşrih masasına yatırdığı şey “sorun”un kökeni olan “sorma edimi” ve onun verisi olan “soru”dur. Bu soru/sorunlar arasında; “canlılık sorunu”, “evrim ile tarih sorunları”, “beşerden insana sorunu”, “insan-oluş sorunu”, “metafizik sorunu”, “kimlik: insan-olmanın esası sorunu”, “bireylilik-kimlik-kişilik sorunları”, “ödev esaslı ahlâk: insanın başkaldırması sorunu”, “tarih gerçekliği sorunu”, “çağımızın değerler dizisi sorunu” ve “biz kimiz sorunu” yer alır. Tüm bu konuları derin bir nazariye/theoria ile ele alan Duralı, geçmişte inşa ettiğimiz bina olan “kimlik” sorununu irdeleyerek, “biz kimiz?” sorusuna “yanıt” verir. Zira, bir şeylerin tekrardan kudret kazanması için yitik olan ne varsa hatırlanmalı/hatırlatılmalıdır.

            Duralı, kendi deyimiyle “başkaldıran insanın artık olmadığı” bir dünyada, bu toprakların mümbit “kaygı”larıyla yoğrulmuş eserler kaleme alarak, dünyanın sokulduğu bunalım tünelinin son bulması için başkaldırır. Çünkü çağımızın küreselleştirilmiş İngiliz-Yahudi medeniyetinin en fazla korkup ürktüğü olay, “başkaldıran insan”dır. Duralı’ya göre, sekülerleştirme ile insanları barışçıllaştırma yani uyuşturma çabalarının nedeni budur. İslâm ahlâkının esası, özü; “zulüm ve haksızlığa karşı başkaldırı iradesi”dir. Buna cihât denir. İslâm düşmanlığının sebebiyse, İslâm ahlâkının özündeki bu iradedir. Duralı’nın başkaldırısının manifestosu, dünyanın girmiş olduğu mevzubahis bunalımın membaının anlamını, gelişimini ve konumunu tespit için ortaya koyduğu “Çağdaş Küresel Medeniyet” adlı eseridir. Onun deyimiyle, varolma sıkıntısına düştüğümüz çağımızda “Sorun Nedir?” adlı eserin yanı sıra “Çağdaş Küresel Medeniyet” adlı eser, mevzubahis sorunlardan ortaya çıkan kaygılara ilişkin çalışmalardır. Tüm bu çabaların arkasında yer alan ulvi hâl Duralı’nın “kaygı hâli” ve bu hâlin “başkaldırı” olarak felsefî bir eserle ete kemiğe bürünmesidir. Çağdaş Küresel Medeniyet adlı eser, küresel düzenin, Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin çerçevesini belirleyen değil, çerçevesini darmadağın eden ve Türkçe’de bu alanda bu hâliyle ele alınan tek eserdir. Bu eserin ana sorusu şudur: “Bugün dünyayı ve insanlığı sarmış dev sorunların halledilmesi için elzem gözüken ‘Çağdaş İngiliz-Yahudi medeniyetine seçenek oluşturabilecek yeni bir medeniyet biçimini ortaya çıkarmanın zihnî ile maddî zemini var mıdır?’ sorusunun cevabını kimden bekleyeceğiz?” Eserinde “Çağdaş Küresel Medeniyet”i çırılçıplak teşrih masasına yatıran Duralı aynı zamanda: “Seçeneksiz bir medeniyetle ve onun ideolojisiyle mi karşı karşıyayız?” diye son soruyu sorar ve bu eserini “ümit” başlığıyla bitirir. Bu son bölümde, insanlığı tüm unsurlarıyla tüketen ve seçeneksiz bırakılmaya çalışılarak karşısına dikilen küresel medeniyetin ve onun resmi ideolojisi olan Hür Sermayeciliğin, tarihi, hem manen hem de maddeten noktalayabileceği tehlikesine karşı başkaldırı mahiyetinde manifesto maddeleri sıralanır, çareler aranır. Duralı bu şeytanî güce karşı koyabilmek için “seçenek nedir?” diye sorar ve şu maddeleri sıralar:

Tarihte görülmüş olan bir medeniyet, tekrar tanzim olunarak gündeme mi çıkarılmalıdır?

Şimdiye değin yaşanmamış olan bir medeniyet mi inşa olunmalıdır?

Şu anda yürürlükte olan medeniyetle dialektik ilişki içerisinde onu kendi doğrultusunda değişikliğe mi uğratmalıyız?

Onunla (küresel medeniyetle) ölüm kalım mücadelesine girerek onu toptan ortadan mı kaldırmalıyız?

            Duralı, mevzubahis eserinin son bölümünde ortaya attığı bu dört önemli maddedeki soru/sorunu yanıtlamaya, neticelendirmeye çalışır. Ona göre bu küresel medeniyetin yıkıcılığından kurtulabilmek için onunla ölüm kalım mücadelesine girmek imkânsızdır ancak tek makul çare; “dialektik ilişkide bulunarak tebliğin öngörüp gösterdiği doğrultuda ahlâk ile adâp çerçevelerini İngiliz-Yahudî medeniyetine kabul ettirirken, ikincinin, birinciyi bilim, fen ile iktisat sahalarında yeniden yapılandırmasıdır. İngiliz-Yahudi medeniyeti, ahlakça, adapça -manen- İslamlaşırken, insanlık, yakın gelecekte kendisini bekleyen feci sonu hazırlayan iki aşırı ucun -sefillik ile sefihlik- ‘cazibe’ alanından kurtulacaktır. Bu kurtarıcı zihnî mücadele sürecini boşandırıp bunun başını çekmeye en yatkın kadro, felsefe-bilim sistemini kurmasına seksen yıl önce ‘ramak kalan’ ve İslâm âleminde Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin işleyişi ile zihniyetini en yakından tanımış olan ve yeniden Müslümanlığa dönmek gayretini gösteren bir kısım Türk düşünür araştırmacısı tarafından oluşturulabilinir. Böyle kadrolar, eğitim-öğretim yoluyla kurulabilirler.” Duralı, İslâm medeniyetini, İngiliz-Yahudi medeniyetinin tek rakibi ve hasmı olarak görür. Ancak İslâm medeniyetinin yeni baştan inşası gerekmektedir. Bu inşa işiyse ancak ve ancak, İngiliz-Yahudi medeniyetinin şablonuna uygun bir şekilde ve inkırâz bulmuş klasikten esinlenerek becerilebilinir. Duralı, İngiliz ile Yahudi terimlerinden herhangi bir kavme ya da dini topluluğa işaret etmez. Bu terimler aracılığıyla ortaya koyduğu “İngiliz-Yahudi medeniyeti” adlandırması, o kavimlerden çıkıp gelişmiş kültür yapıları ve bunların çağdaş hayat ile etkilerinin incelenmesi içindir. Bu sebeple, Duralı’nın düşüncelerini “Yahudi düşmanlığı” veya herhangi bir kavmin aşağılanması olarak algılamak gülünç olacaktır.

            Duralı, kaleme almış olduğu tüm eserleriyle, dersleriyle, konferanslarıyla, TV söyleşileriyle vs. bir başkaldırma hareketi olan İslâm’ın bu kuvvesini ortaya çıkarması için çaba harcar. Müslümanlara, Müslümanlığın manâsının, Çağdaş Küresel Medeniyet’in tek dişine karşı, haksızlığa, zulme, suiistimale, sömürüye, sömürgecilik ile emperyalizme, ırkçılık ile kavimciliğe başkaldırı iradesi olduğunu hatırlatmak için dünyanın girmiş olduğu derin bunalımın onda yarattığı “kaygı”yı, varoluşunun hikmetisebebi olarak bağrına basar. Bu kaygısının ancak ve ancak felsefe aracılığıyla ete kemiğe bürünebileceğinin farkındadır. Bu sebeple, felsefeden yoksun ya da felsefileşemeyen bir kültürün veya medeniyetin böyle bir kaygıyı anlamasını beklemek beyhudedir.

            Duralı’nın eserleri aracılığıyla ortaya koymak istediği derin düşüncelerin anlaşılmadığını veya bu düşüncelere gerektiği kadar iltifat edilmediğini ne yazık ki müşahede etmekteyiz. Nitekim kendisi de bu hususu bir söyleşisinde üzüntüyle ifade etmiştir. İltifat “yöneliş” demektir. Marifet de iltifata yani yönelişe tabidir. Bu yönelişin evvela devlet tarafından gerçekleştirilmesi gerekir. Ele alınan mevzubahis rakip medeniyetler eğer filozoflarının düşüncelerine yönelmemiş olsaydı, bu kadar güce sahip olamazlardı. Emaneti ehline vermeselerdi, harap olurlardı. Eğer iltifat edilen, yönelinilen şey; sadece filozofun kaç lisan bildiği, annesinin Alman olduğu, eşinin Fransız olduğuysa kat edecek daha çok uzun yolumuzun olduğunu belirtmek isterim. Esas iltifatın bir mütefekkirin kaygısına, eserlerine, eserlerindeki düşüncelerin dehlizlerine yapılması zaruridir, daha ahlâklı bir tavırdır. Fikir haysiyetine yakışan budur. Haysiyet “bakış açısı” demektir. Bakış açımızı değiştirmemiz elzemdir. Sadece magazinsel şeylere dikkat kesilmek; esas itibariyle konuşulması, üzerinde düşünülmesi gerekenleri kendi cephesine gömmek demektir. Buysa zulümlerin en büyüklerindendir. Soru/n da Yanıt da ortadadır. Ortada olmayan kaygı sahibi insanlardır. Büyük Türk filozofu Teoman Duralı, küfürden ihsan beklemeyen insanları, kendi mümbit kaygı cephesinde haysiyetle ve ümitle; “Bu çağın değerden yoksunlaştırılmış, değer içeriğinden kopmuş kalıplarını baştan aşağı değiştirmek lâzım. Devrim şart! Devrimin başta gelen hedefi insanı işkembeye tapan varlık olmaktan çıkarıp tekrar gönül varlığına döndürmektir,” diyerek beklemektedir. Zira, onun deyimiyle; “Ümidi yitirmek günahların en büyüklerindendir.” Ümit edilir ki bu kaygı; yeni dünya düzeni tarafından kile, çamura, robota, ümitsiz trajik bir varlığa dönüştürülmüş beşere yeniden bir insan şekli verir ve o insana “Hakk’ın insanı, ümidin insanı (Homo spes)” adını koyarak bir devrim gerçekleştirir.

            7 Şubat 1947 tarihinde Zonguldak Kozlu’da dünyaya gelen mütefekkir, filozof Ş. Teoman Duralı 6 Aralık 2021 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Geride “kaygı cephesi”ni savunacak nice hayrülhalefler bıraktı. Rahmet ve minnetle…